Hz İnek/Hindistan Mayıs 20, 2009
Posted by slmsevki in Seyahat yazıları.Tags: Hindistan, mistizm, otantik
add a comment
Uçaktayız ve Hindistan’a doğru seyrediyoruz. Sınır dışı her seyahatte yanıma neden aldığımı bilemediğim heyecan yine bavulumda. Uzun soluklu yolculuklar, içimde, derinlerde barınan bir şeyleri harekete geçiriyor. Onların yüreğimin çeperlerine dokunduğunu hissedebiliyorum. Yolcuları süzüyorum. Nev-i şahıslarına münhasır sarıklarıyla Sihler, burnu hızmalı alnı kırmızı noktalı Hint kadınları, gözleri sürmeli küçük çocuklar, esmer tenli adamlar ve aktarma nedeniyle yolculuklarının ikinci ayağını Türkiye’den gerçekleştiren Avrupalı yolcuların hepsi gurbet olgusunu ünlüyorlar. Hepimiz yolcuyuz diye geçiriyorum içimden. Bu aşina olmadığımız yüzler ceviz kabuğu hayatlarımıza uzak olduğu kadar, dünyada oluş sergüzeştimize son derece yakınlar. Şu ayağı halhallı kadınla bile aynı durağı paylaşıyoruz aslında. Nereye gidersek gidelim aynı gurbette buluşuyoruz. Yolculuklar ve yolcular en çok gurbeti hatırlatıyor bana. İçimde taşıdığım ve ceviz kabuğundan dünyama sıkıştırarak avuttuğum bu duyguyu.
Altı saat kadar süren ve takribi dört bin beş yüz kilometrelik yolculuğumuz, iç seyahatin ilk durağı olan Delhi’de nihayetleniyor. Puslu bir havayla birlikte partner kuruluşumuzun görevlilerince karşılanıyoruz. Yedi sekiz gün kadar süren seyahatimiz boyunca yoğun trafikten çok, alışık olmadığımız bitevi korna sesleri dikkatimizi çekiyor önce. Kornada devamlılığın esas olduğunu öğrenmemiz uzun sürmüyor. Şimdi kavga çıkacak, biri sinirlenecek diye endişe ettiğimiz bu kulak tırmalayıcı sesler, buradaki trafiğin modülatörü aslında. Aynı Hindistan’ın geneli gibi. Kargaşa içindeki ahenk.. kalabalık içindeki sükünek gibi. Araçları geçerken, yaya gördüğünüzde, işkillendiğinizde, canınız sıkıldığında, nem kaptığınızda, adet yerini bulsun için ya da.. korna çalmanız gerekiyor. Hemen her aracın arkasında bunu yapmanızı salık veren uyarı ifadeleri var. Kimi insan, kimi motor gücüyle çalışan üç tekerlekli rikşalar, taksilerden daha revaçta. Yine de trafikte sayısal olarak ilk sırayı bisikletler alıyor. Araçların çoğu çok eski görünmesine rağmen, kimi yerli üretim otomobillerin bir kısmının göründükleri kadar antika olmadığını öğreniyoruz. Beş bin yıllık zengin kültür birikimine sahip bu tarihi beldenin yenileri de nostalji sosuna batırılmış. İnsanların simaları dahil her yerde tarihin derin izleriyle karşılaşıyoruz. Mekanlarla simaları insicam içerisinde buluyoruz. İnsanlar ahenk içinde dolaşıyor köhne sokaklarda.. cami ve tapınakların mütemmim cüzlerini oluşturuyorlar adeta. Buğulu gözler, uzun sakallar, hızmalı burunlar, renkli elbiseler, urbanlar, ihramlar içinde arkaik bir zamana ışınlanmış gibi hissediyoruz kendimizi. Antropolojik açıdan çok ama çok zengin bir yer burası. Hepsine Hint denmesine karşın, Bengali ve Arabi başta olmak üzere envai çeşit etnik kimliğin bulunduğu gözlerimizden kaçmıyor. Bölgelere göre değişen kılık kıyafet bunun en bariz göstergesi. Dile kolay, üç milyon iki yüz küsür bin kilometre karelik bu coğrafya, ülkemiz yüzölçümünün dört katına tekabul ediyor. Bir yanında Pakistan, diğer yanında Nepal, Burma, Çin, Bengladeş vd. Milli olarak kabul edilen on beş dilin yanında bin altı yüz kadar lençenin terennüm ediliyor olmasından dersler çıkarıyoruz. Yönetmeyi kolaylaştırmak için oluşturulan yirmiyedi eyaletin sınırlarını dahi bu bölgelerde konuşulan bir kısmı Hint-Avrupa ve diğer kısmı Dravidyan ailesine mensup diller belirliyor. Pek çok lisana hakim olan mihmandarımız Dr. Zafer-ül İslam Khan dahi bazı bölge insanlarıyla anlaşmakta güçlük çekiyor.
Konuşulan diller gibi inançların çeşitliliği itibariyle adeta bir dinler müzesi Hindistan. Bindiğimiz taksinin konsülünde, iri karnı bağdaş kurduğu bacaklarına doğru uzanan formuyla görmeye aşina olduğumuz Buda’nın minik bir heykeli duruyor. Her taraf dinsel ikonlarla kaynıyor. Kaldığımız otelin resepsiyonunda, bahçesinde, sokak ve caddelerde, televizyon programlarında dinsel simgeler görüyoruz. Kafası fil, gövdesi insan tanrılar, dört başıyla dünyanın dört yönüne işaret eden Brahma, maymun tanrı, çok kollu kadın tanrıça ve insan suretinde bulunduğu iddia edilen nice versiyonları yine pek çok yerde gözlerimize ilişiyor. Bunların yanında havaya, suya, ağaca, bitkiye, ineğe, fareye ve bilumum hayvanat ve börtü böceğe tapıldığını müşahede etmek son derece olası. Beş bin yıllık bu kültür dinleriyle beraber türevlerini de çoğaltarak taşımız zamanımıza. Özellikle Japonya, Çin, Nepal gibi Uzakdoğu ülkelerinde yaygın olan Budizm Hinduizm’den türemiş mesela. Sihizm ise yine coğrafyanın hakim dini Hinduizm’den karma inancını ve reenkarnasyonu, sıralamada ikinci sırayı alan İslam’dan tek tanrı inancını alarak on altıncı yüzyılda doğmuş. Hindistan halkının yüzde sekseni Hinduizm dinine mensup. Kutsal bir kitabı olmadığı gibi kendini net bir şekilde ifade eden ilkeleri de bulunmadığı için pek çok mezhep ve fraksiyon oluşmuş. Mitoloji ağırlıklı söylemlere sahip olmasının payı büyük bu çoğalmada. Karma felsefesi, reenkarnasyon inancıyla birlikte insanın kendi içinde bulunan öz/kutsal ruhun üzerine oluşturdukları muhtelif felsefi açılımlarla dinlerini çoğaltıp, dileyenin dilediği kutsala tapınmasında bir beis görmüyorlar.. bazen Hindu ve yine bazen Hint olmak ortak paydasında. Temelsizliğin kolaylaştırdığı eklektik yaklaşımların aranjesi yeni dinlerin oluşumuna neden olmuş. İslam ise bu kıtaya dördüncü yüzyılda, Müslüman tüccarlarla birlikte girmiş. On ikinci yüzyılda cereyan eden akınlar ve on altıncı yüzyılda Moğol’ların ülkeye girmesiyle sayısal artış göstermiş. İslami ilkelerdeki belirlilikle birlikte cihanşumul pek çok umdesi Hint halkının bu dine teveccühüne mazhar olmuş. Özellikle ülke insanını sınıflara ayıran kast sistemine karşı tavrın bu teveccühdeki payını ifade etmek gerek. Dinleri birer zenginlik, kültür harmonisi olarak gören ve tüm din mensuplarının bir arada adalet içinde yaşadığı iddiasında bulunan milli-bürokratik söylemin gerçeği yansıttığını ifade etmek ise bizim için tam olarak mümkün değil. Hindular tarafından Müslüman’lara karşı ara sıra saldırılarda bulunulması ve kimi katliama dönüşmüş vakıalara karşı hükümetin takındığı genel tavır bir nebze de olsa samimiyetsizliğin göstergesi. Bir gün kaldığımız Delhi’deki ilk faaliyetimizde görüştüğümüz Filistinli mültecilerin ifadeleri, derinlerde yatan sorunu aşikar kılmak için yeterli. BM tarafından başka ülkeye tahliye edilmek sözüyle Hindistan’a getirilip burada bırakılan mülteciler bir hayli sıkıntılı. BM den aldıkları yetmiş dolar karşılığında yıkım kararı verilmiş binalarda barınıyor bir kısmı. Zaten işsizlik sorunu olan ülkede bir yabancı olarak çalışmak ise onlar için mümkün değil. İri kıyım cüsse ya da uzun boyları, bu minyon tip ve zayıf bedenlerin arasında ayırt edilmelerini son derece kolaylaştırıyor. Özellikle kadınlarının pardösü ve baş örtüleri dikkat çekici bir unsur. Dışlandıklarını, tahkir ve tahrik edildiklerini ifade ediyorlar. En az Irak kadar fakir, zaten zayıf olan ekonomisine rağmen bir de kalabalık olan nüfus yoğunluğunu kaldıramayan ve kültürü son derece farklı bu ülkede ne işleri olduğu sorusunun muhatabı ise BM’den başkası değil.
Dayanışmanın gereğini karınca kararınca yerine getirdikten sonra seyahatin ikinci ve üçüncü gününü Locknow’da geçiriyoruz. Spesifik zaman ve bölgelerde ihtiyaç anında dağıtılmak üzere toplu kesimin yapıldığı tesisleri denetliyoruz. Bu ülkede böyle kompleks ve hijyenik bir tesisin bulunmasını biraz tuhaf karşılıyoruz doğrusu. Sömürü ve nüfus yoğunluğunun neden olduğu bozuk ekonomisinin yavaş da olsa geliştiğini duymak ümit verici. Bunu öğrendiğim an, ülkenin genelinde yolculuğumuza refakat eden sis ile kurtlar ve oradan da İngilizler arasında dolaylı ve metaforik bir bağlantı kuruveriyorum. Kurtlar puslu havayı İngilizler de sömürüyü çok seviyor. Zenginlikle birlikte puslu hava ise cazibe merkezi haline getiriyor bu ülkeyi. Hindistan kaynakları itibariyle çok zengin bir yer aslında. Dünya demir ticaretinin yüzde yirmi beşi, mika üretiminin yüzde sekseni buradan gerçekleşiyor. Başka pek çok yeraltı madeni de bulunuyor. Değerli taşlar ve tükenmek bilmeyen münbit topraklar. İngilizler burayı işgal ettiğinde dünya ticaretinin yüzde yirmi beşinin İpek yolu üzerinde bulunan bu topraklardan yapıldığını söylersem sanırım durumu daha iyi kavrayabiliriz. Değerli taşlar, baharat, tahıl, kumaş vd. İşgalciler burayı terk ettiğinde ise dünya ticaretinin sadece yüzde ikisi. İngiliz’lerin tavşan tüyü hayatlarının bir kısmının Hintlilerden çalındığını düşünmem için yeterli bir sebep olsa gerek bu veri. Sokaklarda yaşayan milyonlarca insanın evlerinde oturduklarını, pürüzsüz ciltlere sahip olmak için bu insanların yüzlerinde derin çizgiler açılmasına neden olduklarını düşünmemin sebebi bu. On iki, on üç yaşlarında olmasına rağmen cildi kavlamış o güzel kızın fotografını çekerken, Sindi bebekleri neden itici bulduğumu daha bir iyi kavrıyorum. Kenarları emprimiş urbasının içinde dünyanın en değerli ve en saygıdeğer hanımefendisiyle karşı karşıya olduğumu düşünerek top modellere karşı duyulan ilgiden intikam alırcasına basıyorum deklanşöre. Herkesin sömürmek ya da bu otantiklik ve garabetten sadece bir turist misyonuyla beslenip tüketmek maksadıyla geldiği bu coğrafyada daha farklı amaçlarla bulunuyor olmanın alabildiğine buruk neşvesiyle yatıştırmaya çalışıyorum göğeren kederimi.
Ziyaretimizin üçüncü gününün sabahı, ülkemden bu denli uzak bir coğrafyada renkleri ve dilleri farklı bu insanlarla birlikte bayram namazını kılmayı nasip eden Allah’a karşı şükran duyguları içinde buluyorum kendimi. Hep birlikte dua için ellerimizi kaldırdığımızda tüm yabancılık, tüm mesafe duygularından sıyrıldığımı hissediyorum. Zaman ve mekansal farklılık nihayete eriyor bir anda. Bayram namazından sonra Mürşidabad’a uçuyoruz. Ülke içi seferlerde İngilizce ve Hintçe dışında, başka yerel dillerde anonslar yapılıyor. Kulağa hoş geliyor bu farklılıklar. Kimi dillerde metalik tınılar, kimilerinde farklı bir armoni ve ahenk buluyoruz. Bu farklılıkları sorun etmiyorlar. Bunu sorun etmeyince, sorun olmuyor. Sorun, bunu sorun etmenin ta kendisi oluyor aslında. Farklı farklı dillerin anons edildiği uçak huzur içinde kalkıp, huzur içinde tamamlıyor yolculuğunu. Hep aynı şeyleri görüp, aynı sesleri dinlemekten sıkılmaz mı insanlar. Önemli olan farklılıklardaki güzelliği görüp, farklılıkların neden olduğu heyecandan haz almayı başarmak. Behrampur’a ulaşmak için eski İngiliz tarzından kopyalanarak üretilmiş bir taksiyle ulaştığımız Kalküta’dan tirene biniyoruz. Zaman makinesine giriyoruz sanki. Bu eski trenin devasa vagonunda asırlar öncesinden kalma yüzler, ontantikliği dahi kıskandıracak esbaplar ve en özeli de muhtelif atraksiyonlarıyla tüm ilgiyi bir anda üzerlerine çeken seyyar satıcıların arasında buluyoruz kendimizi. Zamanla solmuş pencerenin camından, bitip tükenmek bilmeyen düzlükler üzerine kurulu Hint hayatına dair izleri tarıyor gözlerimiz. Çoğu eski kulübeler, eski binalar, büyük çadırlar, boş alanlar, büyük çadırların önündeki filler ve en çok dikkat çekeni de göl ve göletler. İki adımda bir içleri milli çiçekleri Lotus’la kaplı göletlere denk geliyoruz. O kadar çok ve hayatın içindeler ki, hemen her birinde yıkanan insanlar görmek mümkün. Tropikal iklimle birlikte yemlenip barınmaya uygun sulak alanların çokluğu kuş popülasyonunu da artırmış. Bu artışta halkın vejetaryenlik tercihine neden olan diğer canlılara karşı saygılı tavırlarının payı büyük elbet. Onca kalabalığa rağmen kimsenin bir hayvanı ürküttüğüne şahitlik edemiyorsunuz. Kaldığımız otelin camından maymunları seyredebilmemizin, yeşil papağanların ve sincapların üç beş metre yakınına sokulabilmemizin sebebi budur işte. Müstağripler davet edilmeden gelseler de, istenmedikleri yerde durmuyor hayvanlar. Saygı görmediklerinde kaçıp gidiyorlar. Dünya’daki tek kuş hastanesi de Hindistan’da bulunuyor. Böylesi doğal nüvelerle karşılaşıp durmak beni mutlu ettiği kadar kıskandırıyor da. Kıymetini burada fark etmiş değilim. Oldum olası gökyüzünü ve kuşları hayranlıkla seyrederim. Doğadan kopuşun fıtri çöküşe neden olacağına, kuş ötüşlerinin rehabilite gücüne inanan biriyim. Sazlıkları, bilumum alan ve arazileri betonla doldurursanız onlar da kaçıp gidecektir elbet. Gökyüzünün maviliği sanayi dumanının griliğiyle yer değiştirecektir. Alın gökdelenlerinizi tepe tepe kullanın demek isterler bu küskünlükleriyle. Oysa daha araziye çıkmadan otelin önündeki ağaca konmuş yeşil papağanları görüyorum burada. Elektrik telinin üzerinde yalıçapkınlarını, mavi gerdanları gözlüyorum. Tropikal iklimin renklendirdiği tanımlayamadığım türleriyle zengin bir ornioto. Seyahat ettiğimiz araçların içinden, gökyüzünü istila etmiş şahine benzer bir yırtıcı türü olan Kara çaylaklara bakıyorum devamlı. Sadece şu anki güzergahımızda bulunmuyorlar.
İngiliz yapımı devasa ve eski tirenin vagonunda bir o yana bir bu yana sallanırken bir rüyadaymış hissiyatına kapılarak gerçeklik duygusunu teyid etmeye çalışıyorum. Beş saatlik yolculuğun ardından Behrampur isyasyonuna ayak bastığımızda, dev gövdeli ağaç dallarında eğleşen rengarenk sığırcıkların çığlıklarının tüm yorgunluğumuzu aldığı hususunda hemfikiriz. Onca bavulu taşımak bir yana o minicik yere sığdırmanın nasıl göze alındığının hayretiyle başlayan uzun mesafeli rikşa yolculuğunun ardından işte yine otelimizdeyiz.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Bengaldeş sınırına doğru ilerliyoruz. Yol kenarındaki meyve satıcısının tezgahındaki çeşitlilik tropikal iklimin ve tabiatın zenginlikleriyle dolu. Muz fakir yiyeceği sayılıyor buralarda. Mango ise milli meyveleri. Kahvaltı niyetine yaptığımız alışverişin ardından araç içinde elime tutuşturulan kahverengi yuvarlak nesneyi haşlanmış patates zannediyorum önce. Kabuğunu soymak hususunda başarılı olamayınca, attığım ısırık onun da henüz bilgi dağarcığımızda yerini alamamış bir tür meyve olduğunu söylüyor. Kiminin tatları güzel, kimininki ise alışkın olmadığımız türden zenginlikler. Üzümden küçük sapsarı salkım taneleri ile işte bir başkası. Üzerinde nokta nokta çıkıntılar olan çam sakızı ile ayva arasında tadıyla başka bir meyve daha. Hindistan cevizleri ve özetle akla hayale gelmeyen türler. Şeklen pek bir şeye benzetemediğimiz.. daha doğrusu bir meyve ağacı olduğunu düşünemediğimiz dalların üzerleri lezzet kaynıyor. Şekil ve biçimlere yabancıyız. Farklı baharatları nedeniyle yemeklerinden uzak durmaya çalıştığımız mutfağı meyve seçeneğine zorluyor bizi. Bilindik ya da bilinmedik türlerle karnımızı doyurmaya çalışırken şoförümüzün eli yine kornanın üzerinde. Bir an olsun zihnimi dinlendirebilmek için eline tutuşturduğum meyve de bir çözüm olmaya yetmiyor bu numayişe. Sık sık yerleşim birimlerinden geçiyoruz. Geri kalan alan göz alabildiğine ekili tarlalar. Halkın yarısından çoğu köylerde yaşıyor ve nüfusun dörtdt üçü tarımla geçinmeye çalışıyor.Tahıl başta olmak üzere yetiştirilmeyen ürün yok neredeyse. En çok dikkatimi çekense muz bahçeleri. Mahir bir botanikçinin süslemesi gibi duruyor tarlaların arasında. Bir de saç misali örülmüş sazlar görüyorum Aralarında dolaşabilmek amacıyla böyle yapıldıklarını düşünüyorum. Yer yer palmiye ağaçları ve bambular. İlerledikçe kasaba biçimindeki yerleşim birimleri köylere bırakıyor yerlerini. Saz ya da bambudan yapılma evler en gözdeleri. Ara ara kerpiç ve benzerleri. Sağdan direksiyonlu arabalarla sol şeritten gitmeye alıştık bile.. ancak gerek yayaları, gerekse irili ufaklı araçları teğet geçmeye alışmış değiliz henüz. Şoförümüz kıvrak ve hızlı. Geneli böyle olduğu için duruma ayak uydurmaya çalışıyoruz. Tek korkumuz birine çarpmanın vicdan azabını yaşamak. Yolda sık sık harman taşıyan öküz arabalarına denk geliyoruz. Upuzun ve yukarı kalkık boynuzlarıyla bambaşka bir türmüş gibi duruyorlar. Gerek arkalarına bağlanan araç, gerek harmanın yüklenme şekliyle son derece orijinal bir görüntü arz ediyorlar. İnsanlar taşımacılığın pek çoğunu üç tekerlerli bisikletlerle yapıyorlar. Kereste dahi taşıyorlar bu araçlarla. Bir tondan az geleceğini zannetmediğim ağaçlar ve çömlekler var kiminde. Ve işte bir bisikletli adeta sirk sahnesinde. Bir kadın, bir koca ve üzerine tam üç çocuk bilindik iki tekerleklinin üzerinde. İki kenarına iki küfe bağlanmış bir bisiklete eşek vazifesi yaptırmanın mümkün olduğunu burada öğreniyoruz yine. Sütçülük, tüpçülük vs hep bisikletle. En çok dikkatimizi çekeni de, çoğu sinemalardaki filmleri duyurmak amacıyla üç tekerlekli olanlarına konmuş kocaman hoparlörler. Bir kısmının çömlek için olduğunu anlayabildiğim atölyelerin yanından geçiyoruz. Köy yollarında ilerlememize rağmen yol kenarları ana baba günü. Sanırım yerleşimler bilinçli olarak yol kenarlarına yapılmış ve asfalta çok yakın. Köy hayatına dair pek çok unsuru araç içinden görmek mümkün. Meraklı bakışlarla etrafı seyrederken şoförümüzün kıvrak hamleleriyle kurbanlarımızı kestireceğimiz birimlerden birine ulaşıveriyoruz. Sazdan evlerle, sık sık karşımıza çıkan göletlerden birinin arasındaki kısa patikadan giriyoruz köy içine. Bengaldeşliler’in üzerinde görmeye alıştığımız elbiseler kullanıyorlar. Köy ahalisiyle ayak üstü tanışmanın akabinde ilk ikram geliyor. Yaprakları çok yukarda olduğu için yanı başımızdaki ağaçların farkında dahi değiliz. Bir büyüğün telkiniyle küçük bir çocuk yerinden fırlayıp, takribi on metrelik Hindistan Cevizi ağacına bir maymun çevikliğiyle tırmanıveriyor. Aşağı indirilen meyvelerin uç kısmı, orağa benzer bir alet kullanılarak vurulan mahir darbelerle açıldıktan sonra biz misafirlerine ikram ediliyor. Hayatımın en güzel ikramı olduğunu düşünüyorum bunun. Köyün arka kısmındaki seyrek ağaçlıkta kurban kesim ve dağıtım faaliyetimize tropikal iklimin hediyesi rengarenk kuşlar ve maymunlar eşlik ediyor. Kurban faaliyetleri ara sıra sorun oluyor Hindistan’da. Bu ibadet nedeniyle Müslümanlar’ın Hindular’ın saldırılarına maruz kaldıklarını öğreniyoruz. Kaş yapalım derken göz çıkarmış olmamak için dikkat ediyoruz yöre halkının hassasiyet gösterdiği hususlara. Faaliyetin ardından kısa süreli bir tura çıkıyorum köy içinde. Elektrik ve su tertibatı olmayan yerler buralar. İhtiyaç duyduklarını da sanmıyorum açıkcası. Evler sazdan, ocaklar çamurdan. Evlerin küçük avlularındaki küçük delikleri inceliyorum. Kenarı sıvalı obrukların içinde tutuşturulan odunlar köz halini aldıktan sonra üzerine konan çömleklerde yemeklerini kaynatmak için kullanıyorlar. İnternetsiz, televizyonsuz, radyosuz, çanak antensiz bir hayat. Kendi dünyalarında ve kendi hallerinde yaşıyorlar. Bu güne kadar gördüğüm en özel ve en güzel yerler. Şayet şehirleri görmesem geleneklerine olan bağlılıklarını bu iletişimsizliğe, soyutlanmışlığa bağlardım ancak sadece bu değil. Ve onca fakirliğe rağmen mutsuzluğa dair fazla bir iz bulamadığım bu yüzler benim için son derece cezbedici. Onlardan öğrenecek belki az ama son derece kıymetli şeylerimiz olduğu kesin. Dünyanın onlardan ders alacak şeyleri olmalı. Küreselleşme denen ve hızla yayılan zehre Hint’lerden topladığımız panzehiri sürmek için burada bir süre kalmalı diye aklımdan geçiriyorum. Dünyanın en ilkel, en arkaik inançlarına sahip olsalar da geleneklerine bağlılıkları son derece özel bir durum. Dünyanın her karışı sosyal ve kültürel olarak büyük bir köyün parçasına dönerken, artık herkes aynı şeyleri tüketip, aynı şekilde şaşırıp gülerken, bu insanların kendi değerleriyle baş başa kalmalarını sağlayan; milletleri, kendi öz değerlerinden kopmasına neden olan taarruzlardan muhafaza eden şey nedir, nelerdir. Nasıl oluyor da baş şehrinde dahi hemen herkes kendilerine özgü giyim kuşamlarından tutun da, hal hareket, tarz ve adetlerine kadar hayatlarını kuşatan kültürel değerlerini yaşatmayı başarabiliyorlar. Evet, sokakları, oraları mesken edinmiş insanlarla dolu ama hiçbirinin üzerinize saldırdığı, bir tehdit, bir tehlike unsuru oluşturduğu yok. Tedirgin edici tavırlara muhatap olmuyorsunuz. Verdiğiniz ya da istemek için başınıza toplansalar da, bundan rahatsız olduğunuzu anladıkları anda bırakıp gidiyor olmak bir bedevinin yapacağı şey değildir. Bu kadar çok sokak insanın bulunduğu bir ortamda geceleyin, bilmediğiniz ara sokaklarda dahi emniyet duygusu içerisinde başka hangi ülkede, ve hatta sözüm ona kendilerine gelişmiş sıfatı yine kendileri tarafından yakıştırılmış hangi Avrupa ülkesinde dolaşabilirsiniz. Benim için medeniyet sayılabilmenin ilk şartı, günün istediğim saatinde emniyet içerisinde dolaşabilmektir. Medeniyet, kendimi huzurlu ve güvende hissettiğim yerdir. Höt bile denmeden, yan bir bakışa uğramadan dolaşıyorum işte bu uzak diyarlarda. İnsanlarının dış görünüşleriyle az ya da çok tezat arz eden yumuşacık bakış ve tavırların sosyolojik açılımlar kurmaya çalışıyorum. Sadece tecessüs okuduğum gözler güven duygumu zedelemeden adımlıyorum kirli sokakları. Evet, bir çelişkiler yumağı Hindistan. Bu kadar sokak insanı, bu kirlilik, bu koku ve fakat güven. Bu çağda elektriği, gazı, iletişim araçları olmayan, birbirine bitiştirilmiş sazlardan yapılma evleri mesken edinmiş bu medeniyetin kaçınılmaz cazibesi. Oldum olası köylere, köy hayatına teşneyim ancak burada daha farklı olan argümanlar ve olgular var. Nostaljiyle açıklanamayacak kadar psikolojik, otantizmle açıklanamayacak kadar kültürel, naturalizmle açıklanamayacak kadar sosyal hususlar bunlar.
Yol arkadaşlarımın uyarısıyla tüm bu düşüncelerden sıyrılıp bölgede vuku bulan sel felaketinin boyutları ve sonuçlarını tespit etmek üzere yakınlardaki sınır boyuna doğru hareket ediyoruz. Bir ara, araçla o an geçtiğimiz yerin Bengladeş’e ait olduğu söyleniyor. Bazı yerleşim birimleri ülkeler arasında yer değiştiriyormuş. Felakete neden olan nehrin kenarında duruyor ve etrafı kolaçan ediyoruz. Büyük bir nehir. Muson yağmurlarıyla taşıyor ve bitip tükenmek bilmeyen ekili arazileri altına alıveriyor. Yörede sık yaşanan bir durum bu. Daha önce ekili olmasına rağmen şimdi su altında kalmış kısımlar gösteriliyor. Yöre halkından felaketin boyutları ve etkileri üzerine bilgi alıyoruz. Araziler su altında kalınca ürünün elden gitmesi bir yana tarlalarından olmuşlar. Çiftçinin atölyesi tabi tarlalar. Üründen ziyade üretimi devam ettirecek atölyelerden olmanın ciddi sonuç ve sorunlarıyla karşı karşıyalar. Bölgede kronik bir açlık sorunu var ve maalesef bitip tükeneceğe de benzemiyor. Meslek edindirme kurslarının kıymetli bir seçenek ve çözüm yolu olduğu hususunda hemfikiriz. Mihmandarımız Zafer-ül İslam Khan bu işi organize edebilecek kabiliyet ve nüfusa sahip. Kurs mezunlarının meslek sahibi olmalarını sağlamak ise hiç zor değil. Bölge şartlarında bir berber, bir terzi için alet edevat ya da manavlık gibi işler için takribi yüz, iki yüz dolarlık bir sermayenin yetebileceğini duymak çok güzel. Yan yana çıkılan kırk elli tahta bir dükkan vazifesi görüyor buralarda. Felakete uğramış benzeri noktaları ziyaret etmenin ardından otelimizin bulunduğu mahale dönüyoruz ilerleyen saatlerde. Mutfak kültürümüze az buçuk uygun olması için çaba sarf ettiğimiz akşam yemeğimi planlarımız fiyaskoyla sonuçlanıyor yine. Ah şu çok kullanmaktan ötürü sokaklarından bilumum vasıtalarına kadar sinmiş baharat kokuları.. kilitliyor burnumuzu midemizi. Baharat ve sos konusundaki onca uyarıyla birlikte tavada kızartılarak getirilmesini beklediğimiz balık, bol sos içinde yüzen kara renkli partiküller suretinde servis edilince soframızda bulunan yoğurda banıyoruz ekmeğimizi. Misafirlerini ağırlayamamanın sıkıntısını yüzünden okuduğumuz Zafer-ül İslam’ı, ‘biz Türkler emeği bulduk mu daha bir şey aramayız’ diye teselli etmeye çabalarımız ise beklediğimiz sonucu vermeye yetmiyor. İlk kez ciddi bir beklenti içerisine girdiğim sofradaki arzularımı, benzerini ancak münevverlerde gördüğüm bakışlarını seyrederek yatıştırıyorum.
Gece, bir başka oluyor bu topraklarda. Her farklı toprakta olduğu gibi aslında. Biraz öksüz ve çokça gurbe oluyor. Garip oluyor, gariban oluyor. Gün ışıklarının cilaladığı seyir alemi, düşünce okyanusunun girdaplarına bırakıyor yerini. Düşünceler ve duygular, dalgalarla kıpırtılar arasında oynaşıp duruyor. Yakamozlar oluşuyor. Aniden çakan ve duygunun gözlerini alan yürek yakamozları. Tarihindeki işgal nedeniyle olsa gerek.. geceleyeceğimiz otele dönerken bindiğimiz rikşanın arkasında değil de, pedallarını çeviren zayıf ve esmer adamın sırtında hissediyorum kendimi. Batan kemikleri göğsüme batıyor. Hava yine puslu.. karanlık ve soğuk. İngilizler tarafından elleri kesilen kumaş ustaları düşüyor aklıma. Pedalları onlardan biri çeviriyor sanki. Pazarı ele geçirebilmek kaygısıyla kesmişler ellerini. Geçimini sağlamak için şimdi rikşa kullanıyormuş gibi. İrkiliyorum.. üşüyorum. Sırtından inemiyorum bir türlü. Yol kenarlarına atılmış kesik ellerin arasında geçiyoruz ve yol bir türlü bitmek bilmiyor. Bu kendi halinde, bu fakir, bu garip, bu mazbut, bu halim insanların suçlarının ne olduğunu düşünüyorum. Ve bu saydıklarımdan başka bir neden gelmiyor aklıma. Onlar yumuşak huylu, kendi halinde hayatlar yaşayan ama zengin topraklara sahip olan insanlar. İşte sorun da bu. Zengin topraklara sahip ve yumuşak huylu olmak. Korumasız olmak sonra. Şimdi ise bunları bile düşünemeyecek kadar fakir, belki de hiçbir zaman farkında olamayacak kadar kendi halindeler. Her şeyi kabullensem bile bunu asla. Pazarı ele geçirmek için dünyaca meşhur kumaşlarının tek rakibi Hint ustalarının ellerini kesmek. Sonra da bu toprakları medenileştirdiğini iddia etmek ve herkesin gözünün içine bakarak bunu tarihe böylece kaydetmek. Gittiği yeri ihya edenlerin barbar, soyup soğana çevirenlerin medeni olduğunu iddia etmek sonra. Kesik eller etrafa yayılmış ve yol bir türlü bitmek bilmiyor. Otel sanki kıtanın en ucunda. Dönüp bir şeyler soruyor usta. Anlamıyorum. İngilizceyi çoktan unuttum. O da unutsa ya. Sonra yeniden ustalığa soyunca. Bir çırak yetiştirse. Çırak, ustanın kızına aşık olsa. Kızının adı da ‘Aksa’. Bir de şu huyları olmasa. Hep çok para istiyorlar. Gördüğüm tek kötü huyları bu.
Ülkenin bu yakasında karşılaştığımız gece soğuğu nedeniyle üşüyerek zar zor daldığımız birkaç saatlik uykudan yine gürültüyle uyanarak, gün ağarmadan yola revan oluyoruz. Ahmedabad’a varmak için gerçekleştirdiğimiz, altı saatlik tren ve biri uzun diğeri kısa sayılacak iki uçak yolcuğu bizi iyice bitkin kılıyor. Ülkenin bir ucundan diğerine ulaşmanın başka yolu bulunmuyor. Sabah gün ışımadan yola çıkmamıza rağmen otelimize vardığımızda vakit gece yarısını gösteriyor. Hava alabildiğine sıcak ve yorgunluğa rağmen uyuma çabalarım bu defa sonuç vermiyor. Kış soğuklarına alışmış bedenim için bu ani iklim değişikliği ilk defa sorun oluyor. Çünkü Hindistan’ın diğer bölgeleri bu kadar sıcak değil. En azından akşamları serin ve hatta bir gece önce kaldığımız otelde gece soğuğu nedeniyle ısınabilmek için pijamalarımızın üzerine elbiselerimizi giymek zorunda kalıyoruz. Ancak Gujerat böyle değil. Ülke büyük olunca yöresel iklim değişiklikleri de normal. Kuzeyde eksi otuzlar yaşanırken batısı muhtemelen artı otuz, otuzbeş derece civarında. Bu da ayrı bir zenginlik elbet. Coğrafi açısından seyrine doyum olmayan bölgelerin olduğu söyleniyor. Kuzeydeki Jammu Keşmir’in tabiat harikalarını seyyahlar anlatmakla bitiremiyorlar. Ne ki biz Ahmedabad-Gujerat’tayız ve yapılacak işlerimiz var. Sıcakla boğuştuğumuz gecenin ardından Gujerat’ın sıcak mı sıcak günlerine kavuşuyoruz. Bölgede faaliyet gösteren panter kuruluşun gönüllü ve görevlileri otelimizden alıp Gujerat’ta sorunlu olan bölgeleri gezdiriyor bizi. Gördüğümüz manzaralar Hindistan’daki siyasi sorunları göstermesi açısından oldukça etkileyici. Müslümanların gerek Hindular gerek Hindistan için tehlikeli olduğu söyleminin tahriğiyle katliamlar yaşanmış Gujerat’ta. Bazı Müslüman mahalleleri baskına uğramış ve bu baskınlarda 120 si yanarak toplam 2500 civarında Müslüman katledilmiş. Kundaklanan ev sayısı da oldukça fazla. Öldürülme dışında aile efradının gözlerinin önünde tecavüz vakaları yaşanmış. Yöresel hükümet olaylarlar yaşanmadan haberdarmış yapılacak katliamdan ve iki gün kendilerine dokunulmayacağının sözünü almışlar vahşet sırasında. Ve tüm bunlar ispat edilmesine rağmen henüz bir tek tutuklanma dahi gerçekleştirilememiş. Müslümanlarla birlikte bir kısım vicdan sahibi Hindu derneklerinin çabaları bir sonuç vermemiş henüz. Yaptığı araştırmalar sonucunda konuyu ayniyle tespit eden Avrupa İnsan Hakları örgütünün yayınladığı deklarasyona internetten ulaşmak mümkün. Katliama uğrayan mahalle ahalisinin bir kısmı aynı bölgede yaşamaya devam etmesine karşın bir kısmı gerek hükümetin gerek Müslümanların yardımıyla farklı bölgelere taşınmış. Ancak kendilerine uygun görülen yerlerde ciddi alt yapı sorunları hemen dikkat çekiyor. Pis suların sokaklarda havuzlar oluşturmuş durumda ve bir mahallenin şehir çöplüğünün dibine kurulmuş olması nedeniyle nefes almak dahi imkansız. En kötüsü ise psikolojik travma. Olaya muhatap olmuş bu kalabalık grubun hemen tamamında Hindistan’da ilk defa rastladığım bir gerginlik var. Her bir ağızda feveran.. her bir yüzde endişe ve öfke yayılıyor. Elbette bunları yaşamış olmak kolay değil. İşte Hindistan’ın görünmeyen, bilinmeyen bir yüzü daha. Ülke nüfusunun yüzde on dördünü oluşturmalarına rağmen memur ve askerlik ve üst düzeyde görev alma hususunda belki yüzde beşe dahi tekabül edemiyorlar ve özellikle Gujerat’ta yaşayan üst düzey çalışanlar güvenlik nedeniyle Müslümanların yaşadığı mahallelerden ötesinde barınamıyorlar. Yine hakeza hizmet alma hususunda eşit davranıldıklarını söylemek mümkün değil. Çoğu bölgede okul yok ve yine güvenlik gerekçesiyle Hinduların yaşadığı diğer okullara gönderemiyorlar. Gördüğümüz tek okul, yirmi metre kare civarında bir yer ve gereci küçük bir yazı tahtası. Ayrıca ciddi bir kısmı aylık bir dolar olan okul masrafını karşılayamayacak kadar fakirler. Hindistan’da fakirlik o kadar diz boyu ki; açlıktan ölümlere neden olabilecek felaket gibi özel durumlar yaşanmadıktan sonra gıda yardımlarının bu ülke sorununun dişinin kovuğuna dahi gitmeyeceği ortada. Burası için uygun gördüklerimizi akşamleyin partner kuruluşumuzun başkanıyla gerçekleşecek otel toplantısına bırakarak Delhi’den sonra ilk defa bulduğumuz bir, iki saatlik vakti şehir turuna ayırıyoruz. Yine sokaklar üst başlarından buraları mesken tuttukları belli olan ve bir kısmı yol kenarlarında yatan insanlarla kaynıyor. Sokakta hayat kültürü oluşmuş burada. Berberler sokak ortasında.. yol kenarına atılmış sandalyelerde tıraş olurken rehavetlerini yüzlerinden okumak mümkün. Kulak temizleyicileri sonra. Ellerindeki ince uzun çubukları hızlı hareketlerle kulakların içine sokup çıkarıyorlar. Sokakta yaşayanları iki kısma ayırıyorum göz kararıyla. Sokakta yaşamasına rağmen banyosuna ve temizliğine az buçuk dikkat edenler ve tamamen kendini salmış olanlar. Evet ciddiye alınması gereken bir sokak kültürü var burada. Çünkü her çeşme başında banyo yapmak için toplanmış insanlar görüyoruz. Oraları mesken tutmalarına rağmen kendilerini salmamışlar. Kirden görünmeyen elbise ve urbalara bürünmüşlerle, ara sıra yıkadığı anlaşılanlar birbirlerinden ayrılıyorlar. Yatarken yastık kullananlar ve buna sahip olmaya dahi gerek duymayanlar.. ya da olamayanlar. Yürüdüğünüz kaldırımda karşınıza çıkan paçavranın içinde yatan bir insan. Yattıkları yerden gözlerinizin içine bakıp bir şeyler söylüyorlar. Bazısı bizim zenginliklerimizi yiyenler, dünyayı hak ettiğince paylaşmayı bilmeyenler yüzünden derken, kimi ben münzeviliğe talibim diyor adeta. Aslında bunu diyen benim. Çünkü bu kadar çok insanın sokaklarda yaşıyor olması pek normal gelmiyor bana. Sadece fakirlikle açıklamak az da olsa bir eksiklik düşüncesine gark ediyor zihnimi. Bu topraklarda olduğu için en azından bu tarzın yaygınlaşmasına katkısı olan felsefi bir alt yapının olduğunu düşünüyorum. Bırakın sokak hayatını, elbiselerinden dahi soyutlanarak çırıl çıplak yaşamayı tercih edenlerin bulunduğu bir yer çünkü Hindistan. Hinduizm’in temel ilkelerinin ve Buda’nın öğreti felsefelerinin bu tür bir uzleti çoğaltmaya son derece müsait olduğunu düşünüyorum. Gerek fakirlik, gerek iklimin sıcak oluşu ve gerekse felsefik/teolojik alt yapıya bağlıyorum bu yoğunluğun bir kısmını. Kendi tercihleri ya da fakirlik.. Ne ise ne.! Avrupa için en ciddi organ pazarı işte bu nedenle burada. Bir şeyler istemek için yanınıza gelenlerin bir kısmının tedirgin oluş nedeni de bu olsa gerek. Özellikle izbe yerlerde daha dikkatli davranıyorlar. Fakir ve korumasız insanlar sektörü. Organ mafyası ve ilaç firmaları için kobay vazifesi gören kalabalıkların ortak özelliği bu. Ve zihnimde beliren o yakamozların. Sokak kenarlarında yatan insanların yanından geçip merkezde bulunan camileri ziyaret ederken dağılan yüreğimi toparlamaya çalışıyorum . Biri büyük diğeri küçük avlulu iki cami. Avluya yapılmış, berraklığını çoktan yitirmiş ve içinde bir takım partiküllerin yüzdüğü durgun bir havuzdan havuzdan abdest alıyor müminler. Camiler ise görülmeye ve içinde huzuru aramaya değer türden. Üç tarafı kapalı olmasına karşın giriş kısmı çıplak bırakılmış. Ne bir duvar ne de bir kapı.. tamamen açık. Bu tarihi camilerin temayüz eden ikinci özelliği ise sık sütunlardan oluşması. Enine ve boyuna uzanan, yaklaşık iki metre arayla dikilmiş sütunların hemen tamamı bir takım oymalarla bezeli. Gerek mimarisi gerek içinde ibadet eden müminleriyle Hindistan’ın mistik atmosferiyle uyum içindeler. Avlusunda güvercin yerine sincapların yemlendiği yerler buralar. Popülasyonları nedeniyle bizim güvercinlerimizin yerini sincaplar almış. Avluda daire şeklinde oturup yemek yiyen müminler var. Selamımı aldıktan sonra nereli olduğumu soruyorlar. Türkiyeli olduğumu söyleyince sözü Tebliğ Cemaati’nden olan Türkiyeli tanıdıklarına getiriyorlar. Buralarda İslam genel olarak tasavvuf yoluyla tutunabilmiş ve zamanla yerel dinlerle etkileşim içine girmiş. Delhi’de ziyaret ettiğimiz Seyyid Mahfuz Ali Nizami Türbesi’nde gördüğümüz manzara bunun en ciddi göstergesi. Hindu tapınakları gibi türbeye çiçek sunulması, türbe başındaki tazim manzaraları ve avluda avazları çıktığı kadar bağıran iki çalgıcının okuduğu ağıt/mevlüt/mersiye eşliğinde kendinden geçen insan manzaraları. Avluya sıra sıra dizilmiş miskin ve mistikler. Halbuki İmam Rabbani’nin irşadına mazhar olmuş bir coğrafya burası. Hinduizmle İslam’ı harman etmeye çalışan resmi ideolojiyle birlikte bidatlerle mücadele etmeyi vazife saymış hazret. Başarılı da olmuş bunda. Müslümanların yanında Hindularca sayılan biri olmuş. Şah Veliyyullah Dehlevi’nin kabrinde kendini ilme vermişlerin cem olduğu Cemuyyet-ul Ulema da var tabi. Velhasıl şehir şehir, bölge bölge değişkenlik arz eden durumlara rastlıyoruz Hindistan’da. Diğer bölgelerde ayırt edemememize rağmen, Gujerat’ta yaşayan Müslümanlar kendilerini hemen belli ediyorlar mesela. Kısa süreli şehir turunun ardından otelimize dönüp partner kuruluşumuzun başkanıyla görüşmeler yapıyoruz. Sunduğumuz elli bin dolar bütçeli okul projesinin kabul ediliyor. Bölge ve bölgemiz hakkında yaptığımız bilgi alış verişinin ardından toplantımız ve burada gerçekleştirmemiz gereken vazifelerimiz nihayetleniyor.
Sabah olduğunda, yoğun ancak büyük kısmı yollarda geçtiği için derinlerine inemediğimiz Hindistan seyahatimizi sona erdirmek amacıyla Türkiye’ye havalanacak uçağımızın kalkacağı Delhi’ye doğru uçuyoruz. Yol arkadaşlarıma, Türkiye’deki dostların Hindistan’da neler yaptınız sorusuna mukabil olarak ‘çok gezip az gördük’ cevabını vereceğimi ve artık Çelebi lakabını hak ettiğim için şahsıma Selim Çelebi denmesini rica edeceğimi söylüyorum. (daha fazla…)